Kişilik mi, Korunma mı?
İnsan kendini anlatmak istediğinde çoğu zaman kişiliğinden söz eder.
“Ben böyleyim.”
“Ben detaycıyım.”
“Ben duygusalım.”
“Ben güçlü biriyim.”
“Ben kolay güvenmem.”
“Ben insanlara çok değer veririm.”
“Ben kontrolü severim.”
“Ben özgürlüğüme düşkünüm.”
“Ben huzur bozulmasın isterim.”
“Ben hata yapmaktan hoşlanmam.”
Bu cümleler bize kendimizi tanıdığımızı düşündürür. Sanki içimizde sabit, değişmez ve doğuştan verilmiş bir yapı vardır; biz de onun adını koyarız: kişilik.
Ama biraz daha derinden bakınca soru değişir.
Acaba kişilik dediğimiz şey gerçekten kim olduğumuz mu?
Yoksa hayatla temas ederken, incinmemek için geliştirdiğimiz korunma biçimlerinin zamanla kimlik hâline gelmiş şekli mi?
Belki de insanın “ben böyleyim” dediği yerlerin bir kısmı, özünün doğrudan ifadesi değil; eski bir yaranın, eski bir korkunun, eski bir ihtiyacın etrafında oluşmuş bir savunmadır.
Belki de kişilik dediğimiz şeyin önemli bir bölümü, hayatın içinde oluşmuş bir korunma sanatıdır.
İnsan Kendini Korumayı Öğrenir
Kimse dünyaya zırhla gelmez.
İnsan önce açık gelir. İhtiyaç duyar, bağ kurmak ister, görülmek ister, sevilmek ister, güvenmek ister, kendini ifade etmek ister. Fakat hayat her zaman bu açıklığı karşılayacak kadar yumuşak değildir.
Bazen çocuk duyulmaz.
Bazen ihtiyacı görülmez.
Bazen hatası sertçe karşılanır.
Bazen duygusu küçümsenir.
Bazen sevgiyi hak etmesi gerekiyormuş gibi hissettirilir.
Bazen güçlü olmaya zorlanır.
Bazen susması beklenir.
Bazen de kendi olduğu hâliyle kabul görmez.
İşte insan bu temasların içinde kendini korumayı öğrenir.
Kimi doğru ve kusursuz olmaya çalışır.
Kimi sevilmek için gerekli olmaya başlar.
Kimi değerli hissetmek için başarmaya tutunur.
Kimi eksiklik duygusunu özel ve derin bir kimliğe dönüştürür.
Kimi dünyadan biraz geri çekilip bilgiyle korunur.
Kimi güven arayışı içinde sürekli ihtimalleri yoklar.
Kimi acıya yaklaşmamak için hareket, neşe ve seçenekler üretir.
Kimi incinmemek için güçlenir, sertleşir, kontrol eder.
Kimi huzur bozulmasın diye kendi sesini kısar.
Bunların her biri bir kişilik etiketi gibi görünebilir.
Ama aynı zamanda birer korunma biçimidir.
Korunma Önce İyidir
Korunmayı hemen kötü bir şey gibi düşünmemek gerekir.
İnsan korunarak hayatta kalır. Bedenimiz nasıl tehlike karşısında kendini sakınırsa, iç dünyamız da incinme karşısında kendi yollarını bulur.
Bir çocuk sürekli eleştiriliyorsa, hata yapmamaya çalışması anlaşılırdır.
Sevilmek için faydalı olması gerektiğini hisseden biri, başkalarının ihtiyacına yönelir.
Değeri başarıyla ölçülen biri, başarılı görünmeye çalışır.
Güvensiz ortamda büyüyen biri, her ihtimali düşünerek kendini hazırlamaya çalışır.
Kırılganlığı küçümsenen biri, sertleşerek ayakta kalır.
Bunlar başlangıçta yalnızca “problem” değildir. Çoğu zaman insanın o dönemde bulabildiği en iyi çözümdür.
Ama sorun şu noktada başlar:
Bir zamanlar bizi koruyan şey, artık bizi yönetmeye başladığında.
Kusursuzluk artık sadece özen değil, iç yargıya dönüşür.
Yardım etmek artık sevgi değil, görünmez bir sevilme anlaşmasına dönüşür.
Başarı artık üretim değil, varlığın kanıtı hâline gelir.
Mesafe artık dinginlik değil, temastan kaçış olur.
Güven arayışı artık dikkat değil, kaygının yönetimi olur.
Neşe artık canlılık değil, acıdan kaçış olur.
Güç artık sağlamlık değil, kırılganlığı saklayan zırh olur.
Uyum artık zarafet değil, kendini silme hâline gelir.
İşte o noktada kişilik gibi görünen şeyin içinde korunma çalışmaya devam eder.
“Ben Böyleyim” Cümlesi
“Ben böyleyim” cümlesi bazen insanın kendini tanımasının bir ifadesidir. Bu değerlidir. İnsan kendi eğilimlerini, hassasiyetlerini, sınırlarını ve ihtiyaçlarını bilmelidir.
Ama bazen “ben böyleyim” cümlesi bir kapanış cümlesidir.
“Bunun altına bakmayacağım.”
“Bunun nereden geldiğini sorgulamayacağım.”
“Bunun bana ve başkalarına neye mal olduğunu görmek istemeyeceğim.”
“Bunu kişiliğim ilan edip dönüşüm ihtimalini kapatacağım.”
Bu durumda insan kendini tanımış olmaz; kendini dondurmuş olur.
Çünkü kişilik dili bazen insana güven verir. “Ben böyleyim” dediğinde bir netlik hisseder. Ama bu netlik, eğer insanı daha sahici, daha canlı ve daha özgür kılmıyorsa; belki de sadece eski bir korunma biçimini meşrulaştırıyordur.
Öze dönüş yolculuğunda soru şudur:
Ben gerçekten böyle miyim, yoksa böyle olmayı bir zamanlar öğrenmek zorunda mı kaldım?
Bu soru insanı suçlamak için değil, özgürleştirmek için sorulur.
Kişilik Bir Fenomen Olarak Okunabilir
Platanus’ta kişilik yapılarına kimlik gibi değil, fenomen gibi bakmak bu yüzden önemlidir.
Fenomen, insanın içinde beliren, tekrar eden, izlenebilen bir iç harekettir. Sabit bir mühür değildir. İnsanı tanımlayıp kapatmaz; insana kendi hareketini gösterir.
Bu bakışla kişilik tipi, “sen busun” demek değildir.
Daha çok şunu sorar:
Sen kendini nasıl koruyorsun?
Hangi acıya hangi stratejiyle cevap verdin?
Hangi ihtiyacını hangi davranışın içine sakladın?
Hangi korku sende hangi maskeyi oluşturdu?
Hangi zırhı uzun süre taşıdığın için artık kendin sandın?
Bu sorular, kişiliği bir hapishane olmaktan çıkarır. Onu bir iz haritasına dönüştürür.
Çünkü kişiliği kimlik yaparsak, insan kendini tipe hapseder.
Kişiliği fenomen olarak okursak, insan kendi iç hareketini fark eder.
Ve fark edilen şeyle yeni bir ilişki kurulabilir.
Korunma Kişilik Gibi Görünür
Korunma biçimleri çok uzun süre tekrarlandığında kişilik gibi görünmeye başlar.
Yıllarca güçlü duran biri, artık güçlü durmayı karakteri sanır.
Yıllarca susan biri, artık sessizliği huyu sanır.
Yıllarca herkese yetişen biri, artık kendi ihtiyacını duymamayı iyilik sanır.
Yıllarca başaran biri, artık değerinin başarıya bağlı olduğuna inanır.
Yıllarca kontrol eden biri, artık güvenin ancak kontrolle mümkün olduğunu düşünür.
Oysa bütün bu davranışların altında bir zamanlar oluşmuş bir iç karar olabilir.
“Zayıf görünürsem incinirim.”
“İhtiyacımı söylersem reddedilirim.”
“Hata yaparsam sevilmem.”
“Başarmazsam değerim kalmaz.”
“Kontrol etmezsem her şey dağılır.”
“Hayır dersem bağ kopar.”
“Yaklaşırsam kaybolurum.”
“Durursam acı beni yakalar.”
Bu kararlar çoğu zaman bilinçli verilmez. İnsan onları yaşarken öğrenir. Sonra bu öğrenilmiş korunma biçimleri, yıllar içinde “kişilik” adını alır.
Ama öze dönüş, bu eski kararların hâlâ geçerli olup olmadığını sorma cesaretidir.
Kişilik Özümüz Değildir
Kişilik, özün üstünde beliren bir biçim olabilir; ama özün kendisi değildir.
Öz daha derinde, daha geniş, daha sessiz ve daha canlıdır.
Kişilik “ben böyle davranırım” der.
Öz “ben bundan ibaret değilim” der.
Kişilik çoğu zaman savunur.
Öz tanıklık eder.
Kişilik kendini ispat etmeye çalışır.
Öz varlığını ispat etmek zorunda değildir.
Kişilik görünmek, sevilmek, güvende kalmak, değerli hissetmek, incinmemek için uğraşır.
Öz zaten var olan değerin, sevilebilirliğin ve sahiciliğin daha derindeki hatırlanışıdır.
Bu yüzden kişiliği yok etmeye çalışmak gerekmez. Kişilikle savaşmak da gerekmez. Ama kişiliği öz sanmak insanı daraltır.
İnsanın dönüşümü, kişiliğini parçalayarak değil; kişiliğinin neyi koruduğunu anlayarak başlar.
Korunmayı Görmek Utanç Değildir
İnsan kendi korunma biçimini fark ettiğinde bazen utanır.
“Demek ben sevgi için bunu yapıyormuşum.”
“Demek ben güçlü görünerek korkumu saklıyormuşum.”
“Demek ben yardım ederken görülmek de istiyormuşum.”
“Demek ben kontrol ederek güvende kalmaya çalışıyormuşum.”
“Demek ben huzur adına kendimi siliyormuşum.”
Bu farkedişler ilk anda sarsıcı olabilir. Ama burada utanılacak bir şey yoktur.
İnsan korunur.
İnsan ihtiyaç duyar.
İnsan sevilmek ister.
İnsan güvende olmak ister.
İnsan incinmemek ister.
İnsan görülmek ister.
Mesele bu ihtiyaçların varlığı değildir. Mesele, bu ihtiyaçların görünmez stratejilere dönüşüp hayatı yönetmeye başlamasıdır.
Bir insan sevilmek isteyebilir. Bu çok insani bir ihtiyaçtır. Ama sevilmek için sürekli kendinden vazgeçiyorsa, orada korunma devreye girmiştir.
Bir insan güvenmek isteyebilir. Bu çok doğaldır. Ama güveni yalnızca kontrolle sağlayabiliyorsa, orada eski bir korku çalışıyordur.
Bir insan değerli hissetmek isteyebilir. Ama değerini sadece başarıyla ölçüyorsa, orada öz değerden uzaklaşmış bir kişilik stratejisi vardır.
Korunmayı görmek, insanı küçültmez. Tam tersine, insanı kendine daha dürüst kılar.
Korunma Ne Zaman Daraltır?
Korunma bizi hayattan uzaklaştırmaya başladığında daraltır.
İnsan artık sadece incinmekten korunmaz; aynı zamanda sevilmekten, görülmekten, temas etmekten, denemekten, yanılmaktan, dinlenmekten, istemekten ve gerçek olmaktan da uzaklaşır.
Çok güçlü görünmek, yardım almayı engeller.
Çok iyi görünmek, öfkeyi ve sınırı gölgeye iter.
Çok başarılı görünmek, dinlenmeyi suçluluk hâline getirir.
Çok sakin görünmek, iç sesi susturabilir.
Çok kontrollü olmak, hayatın akışına güvenmeyi zorlaştırır.
Çok bağımsız olmak, yakınlığı tehlikeli hissettirebilir.
Çok fedakâr olmak, insanın kendi ihtiyacını kaybettirebilir.
Korunma bizi artık canlılıktan uzaklaştırıyorsa, o korunma biçimine şefkatle ama dürüstçe bakmak gerekir.
Soru şudur:
Bu kişilik özelliği beni gerçekten yaşatıyor mu, yoksa sadece eski bir korkudan koruyor mu?
Dönüşüm Kişiliği Yok Etmek Değildir
İnsan bazen dönüşümü yanlış anlar.
Sanki artık hiç öfkelenmeyecek, hiç kaygılanmayacak, hiç savunmaya geçmeyecek, hiç incinmeyecek, hiç kontrol etmeyecek, hiç maske takmayacak hâle gelmesi gerekiyormuş gibi düşünür.
Bu gerçekçi değildir. Üstelik insana yeni bir mükemmellik baskısı kurar.
Dönüşüm, kişiliğin tamamen ortadan kalkması değildir.
Dönüşüm, insanın kendi kişilik hareketlerini daha erken fark etmesidir.
Öfke geldiğinde, “Burada neyi koruyorum?” diyebilmek.
Kontrol ihtiyacı yükseldiğinde, “Şu an neyden korkuyorum?” diye durabilmek.
Fedakârlık çalıştığında, “Ben burada gerçekten vermek mi istiyorum, yoksa sevilmek için gerekli mi olmaya çalışıyorum?” diye bakabilmek.
Başarı arzusu yükseldiğinde, “Bu üretim özden mi geliyor, yoksa değerimi kanıtlama telaşı mı?” diye hissedebilmek.
Suskunluk geldiğinde, “Huzuru mu koruyorum, yoksa kendimi mi siliyorum?” diye sorabilmek.
Bu küçük farkedişler insanın hayatında büyük kapılar açar.
Çünkü insan artık korunma biçiminin içinde kaybolmaz. Onu görür, tanır, onunla konuşur.
Kişilikten Öze Doğru
Kişilikten öze doğru yolculuk, insanın kendine karşı daha yumuşak ama daha dürüst olmasını ister.
Yumuşaklık olmadan bu yolculuk iç yargıya dönüşür.
Dürüstlük olmadan ise eski stratejiler süslü cümlelerle devam eder.
Bu yüzden ikisi birlikte gerekir.
Kendine şefkatle bakmak:
“Bu korunma biçimi bir zamanlar bana gerekiyordu.”
Kendine dürüstçe bakmak:
“Ama bugün bütün hayatımı bunun içinden yaşamak zorunda değilim.”
Bu iki cümle birlikte olduğunda dönüşüm başlar.
Çünkü insan ne kendini suçlar ne de eski kişilik cümlelerinin arkasına saklanır.
Sadece görür.
Ve görmek, öze dönüşün ilk gerçek kapısıdır.
Platanus’ta Bu Yazı Nereye Bağlanır?
Bu yazı, Platanus’un hem Enneagram Fenomenleri yaklaşımına hem de Öz’e Dönüş Adımları hattına bağlanır.
Enneagram Fenomenleri açısından bu yazı şunu hatırlatır: Tipler kimlik değildir. Tipler, insanın içinde beliren korunma hareketlerini anlamak için kullanılan işaretlerdir.
Öz’e Dönüş Adımları açısından ise bu yazı özellikle Fark Etme, Acıda Kalma, Bırakma ve Hatırlama eşiklerine bağlanır.
Çünkü insan önce kişilik sandığı korunma biçimini fark eder. Sonra bu korunmanın altında hangi acının, hangi ihtiyacın, hangi korkunun bulunduğuyla kalabilir. Ardından eski stratejiyi yavaş yavaş gevşetir. Ve en sonunda, o stratejiden önceki daha sahici tarafını hatırlamaya başlar.
Belki de yolun en önemli cümlesi şudur:
Kişiliğin sen değilsin; ama seni sana götürebilecek izlerden biridir.
Bölüm Sorusu
Bugün “kişiliğim böyle” dediğin hangi tarafın aslında bir korunma biçimi olabilir?
Güçlü duruşun mu?
Suskunluğun mu?
Başarıya tutunman mı?
Herkese yetişmen mi?
Kontrol ihtiyacın mı?
Mesafen mi?
Neşen mi?
Uyumun mu?
Haklı kalma arzun mu?
Ve daha derindeki soru:
Bu korunma biçimi bir zamanlar sende neyi korumaya çalıştı?
Bu soruyu hemen cevaplamak zorunda değilsin. Sadece yanında taşı. Kendini savunurken, açıklarken, susarken, sertleşirken, yardım ederken, başarıya koşarken ya da “ben böyleyim” derken hatırla.
Belki de orada sabit bir kişilik değil; görülmeyi bekleyen eski bir korunma hikâyesi vardır.


