Bırakmak çoğu zaman kaybetmek sanılır.
Bir insandan, bir beklentiden, bir alışkanlıktan, bir eski hikâyeden, bir korunma biçiminden, bir sonuç isteğinden ya da içimizde yıllardır tuttuğumuz bir cümleden vazgeçmek gibi anlaşılır. Sanki bıraktığımız anda elimiz boş kalacak, eksileceğiz, savunmasızlaşacağız.
Oysa bazen bırakmak, kaybetmek değil; taşıdığımız yükün artık bizi taşımadığını fark etmektir.
İnsan bazı şeyleri uzun süre yanında tutar. Çünkü bir zamanlar ona iyi gelmiştir. Onu korumuştur. Dağılmasını engellemiştir. Hayatta kalmasına, ayakta durmasına, sevilmesine, kabul görmesine, kontrolü kaybetmemesine yardım etmiştir.
Ama bir zamanlar koruyan şey, bir noktadan sonra insanın içine dar gelmeye başlayabilir.
İşte bırakmak, çoğu zaman tam da bu eşiğin adıdır.
İnsan Neyi Bırakamaz?
İnsan yalnızca sevdiği şeyleri bırakmakta zorlanmaz.
Bazen acısını da bırakamaz.
Kırgınlığını da bırakamaz.
Haklılığını da bırakamaz.
Kendini ispat etme ihtiyacını da bırakamaz.
Kontrolü de bırakamaz.
Eski kimliğini de bırakamaz.
“Ben zaten böyleyim” cümlesini de bırakamaz.
Çünkü insan tuttuğu şeyin kendisine zarar verdiğini bilse bile, onunla kurduğu tanıdık bağı kaybetmekten korkabilir.
Tanıdık acı, bilinmeyen hafiflikten daha güvenli gelebilir.
Bu yüzden bırakmak yalnızca zihinsel bir karar değildir. “Artık bunu bırakıyorum” demek çoğu zaman yetmez. Çünkü tutunduğumuz şeyin altında çoğu zaman bir korku, bir ihtiyaç, bir eski yara, bir korunma biçimi vardır.
İnsan, tuttuğu şeyin ona ne sağladığını anlamadan onu kolayca bırakamaz.
Bırakmak Bir Kopuş Değil, Bir Gevşemedir
Bırakmak bazen çok sert anlaşılır.
Bir anda uzaklaşmak, tamamen vazgeçmek, geçmişi silmek, duyguyu yok etmek, artık hiç etkilenmemek gibi…
Oysa içsel yolculukta bırakmak çoğu zaman daha yumuşak bir harekettir. Bir kopuş değil, bir gevşemedir.
İnsan bir duyguyu inkâr etmeden onunla arasına biraz mesafe koyar.
Bir beklentiyi kötülemeden onun kendisini nasıl yorduğunu fark eder.
Bir savunmayı suçlamadan onun artık gerekli olup olmadığını sorar.
Bir eski hikâyeyi silmeden, onu bugünün tek gerçeği olmaktan çıkarır.
Bırakmak, “Bu hiç yaşanmadı” demek değildir.
“Bu yaşandı, bende iz bıraktı; ama artık bütün hayatımı onun içinden yaşamak zorunda değilim” diyebilmektir.
Tutunmanın Altındaki Korku
Her tutunmanın altında bir anlam vardır.
Kontrolü bırakamayan biri, çoğu zaman dağılmaktan korkar.
Haklılığını bırakamayan biri, görülmemekten korkar.
Herkesi memnun etmeyi bırakamayan biri, sevilmemekten korkar.
Güçlü görünmeyi bırakamayan biri, kırılganlığının fark edilmesinden korkar.
Eski bir ilişkiyi bırakamayan biri, yalnız kalmaktan ya da değersiz hissetmekten korkar.
Bir başarı kimliğini bırakamayan biri, görünmez olmaktan korkar.
Bu yüzden bırakmak, insanın kendisine sorduğu derin bir soruyla başlar:
Ben bunu bırakırsam neyle karşılaşmaktan korkuyorum?
Bu soru basit değildir. Çünkü çoğu zaman tutunduğumuz şeyin kendisinden çok, onun yokluğunda açığa çıkacak duygudan korkarız.
Bıraktığımda kim olacağım?
Bıraktığımda ne hissedeceğim?
Bıraktığımda beni ne koruyacak?
Bıraktığımda hâlâ değerli olacak mıyım?
Bıraktığımda hâlâ sevilecek miyim?
Bıraktığımda boşlukla kalabilecek miyim?
İçsel yolculukta bırakmak, bu sorulardan kaçmadan durabilmektir.
Savunmayı Bırakmak, Kendini Savunmasız Bırakmak Değildir
İnsan bazen savunmasını bıraktığında tamamen korunmasız kalacağını sanır.
Oysa savunmayı bırakmak, kendini savunmasız bırakmak değildir. Daha bilinçli, daha sahici, daha esnek bir korunma biçimine geçmektir.
Çünkü her savunma kötü değildir. İnsan bir dönem kendini korumak zorunda kalmış olabilir. Susmak, uzaklaşmak, güçlü görünmek, fazla açıklamak, herkesi memnun etmek, kontrol etmek, şakaya vurmak, başarıya tutunmak, duyguyu küçümsemek…
Bunlar bir zamanlar işe yaramış olabilir.
Fakat içsel yolculukta önemli soru şudur:
Bu korunma biçimi bugün hâlâ bana hizmet ediyor mu, yoksa beni benden mi uzaklaştırıyor?
Bazen insanı koruyan şey, artık onun temas kurmasını engeller.
Bazen ayakta tutan şey, artık yumuşamasına izin vermez.
Bazen güçlü gösteren şey, artık gerçek ihtiyacını duyurmaz.
Bazen güvende hissettiren şey, artık hayatın akışına katılmasını engeller.
Bırakmak, savunmayı düşman ilan etmek değil; ona teşekkür edip artık biraz geri çekilmesine izin vermektir.
Bırakmak Acısız Olmak Zorunda Değildir
Bazı bırakışlar hafiftir.
İnsan bir sabah uyanır ve artık eskisi kadar tutunmadığını fark eder. Bir yük kendiliğinden gevşemiştir. Bir cümle eski keskinliğini kaybetmiştir. Bir beklenti içindeki yerini azaltmıştır.
Ama bazı bırakışlar acılıdır.
Çünkü bırakmak, sadece tuttuğumuz şeyi değil, onunla birlikte kurduğumuz hayali de bırakmayı gerektirebilir. Olmasını istediğimiz şeyi, beklediğimiz karşılığı, içimizde sakladığımız ihtimali, bir gün anlaşılma umudunu, bir gün telafi edilme arzusunu…
Bu yüzden bırakmak bazen yas taşır.
İnsan yalnızca yaşananı değil, yaşanmasını istediği şeyi de uğurlar.
Bu yasın aceleye getirilmemesi gerekir. Çünkü içsel yolculukta bazı şeyler hemen çözülmez. Bazı bağlar yavaş gevşer. Bazı duygular tekrar tekrar kendini duyurur. Bazı eski hikâyeler, ancak yeterince görülüp duyulduktan sonra hafifler.
Bırakmak, duygusuzlaşmak değildir.
Bırakmak, duygunun içinden geçip ona artık bütün hayatımızı yönetme yetkisi vermemektir.
Bırakmak ve Hatırlamak
Platanus dilinde bırakmak, kendini hatırlama yolculuğunun önemli eşiklerinden biridir.
Çünkü insan çoğu zaman özünden değil, tutunduklarından konuşur.
“Ben böyleyim.”
“Ben bunu asla kaldıramam.”
“Ben bırakmam.”
“Ben affedemem.”
“Ben kontrol etmezsem her şey dağılır.”
“Ben güçlü olmak zorundayım.”
“Ben kimseye ihtiyaç duymam.”
“Ben sevilmek için daha fazlasını yapmalıyım.”
Bu cümleler insanın özü olmayabilir. Bunlar, uzun zaman boyunca onu korumuş iç stratejiler olabilir.
Bırakmak, bu stratejilerin arkasındaki daha sade yeri hatırlamaktır.
Kontrolün arkasında güven arayan bir yan vardır.
Öfkenin arkasında duyulmak isteyen bir yan vardır.
Güçlü görünmenin arkasında incinmekten korkan bir yan vardır.
Memnun etmenin arkasında bağını kaybetmekten korkan bir yan vardır.
Başarının arkasında değerli olduğunu hissetmek isteyen bir yan vardır.
Bırakmak, bu yanları yok saymak değildir. Onlara daha derinden kulak vermektir.
Çünkü insan bazen tutunduğu şeyi bıraktığında, altında kendisine ait daha gerçek bir ses bulur.
Küçük Bırakışlar
Bırakmak her zaman büyük kararlarla başlamaz.
Bazen küçük bir anda başlar.
Bir tartışmada son sözü söylememek.
Birini hemen ikna etmeye çalışmamak.
Kendini fazla açıklamadan durabilmek.
Bir duyguyu hemen bastırmamak.
Bir beklentinin bizi nasıl yorduğunu fark etmek.
Bir hatıra geldiğinde onunla savaşmamak.
Bir sonucun illa bizim istediğimiz gibi olmasını istememek.
Kendimize yüklediğimiz bir “zorundayım” cümlesini biraz gevşetmek.
Bu küçük bırakışlar önemsiz değildir.
Çünkü insan bir anda bütün eski yapısını bırakmaz. Çoğu zaman önce küçük bir yerde gevşer. Sonra başka bir yerde. Sonra bir gün, eskiden bizi bütünüyle içine alan bir şeyin artık bizi aynı güçle tutmadığını fark ederiz.
İçsel yolculuk, bazen büyük kopuşlardan çok küçük gevşemelerle ilerler.
Bırakmak İçin Kendine Sorulabilecek Sorular
Bırakmak üzerine çalışırken şu sorular insanın içine nazikçe bakmasına yardım edebilir:
Şu anda neye tutunuyorum?
Bir insana mı, bir beklentiye mi, bir haklılık duygusuna mı, bir eski kimliğe mi, bir korkuya mı?
Bu tutunma beni neye karşı koruyor?
Yalnızlığa, değersizliğe, belirsizliğe, suçluluğa, utanca, görünmezliğe, dağılmaya karşı mı?
Bunu bırakmak benim için ne anlama gelir?
Kaybetmek mi, hafiflemek mi, kontrolü kaybetmek mi, özgürleşmek mi, boşlukta kalmak mı?
Bırakamadığım şey gerçekten bugünle mi ilgili, yoksa eski bir yere mi dokunuyor?
Bu tutunma artık bana hizmet ediyor mu?
Bir anda tamamen bırakmak zorunda olmasam, bugün sadece biraz gevşetebileceğim yer neresi olurdu?
Bu sorular cevap üretmek için değil, içimizdeki bağı görünür kılmak için sorulur.
Çünkü görünmeyen bağ gevşemez. Adı konmamış tutunma kendini kader gibi hissettirir.
Bırakmanın Sessiz Hafifliği
Bırakmak çoğu zaman dışarıdan büyük görünmez.
Kimse fark etmeyebilir. Bir alkış olmaz. Bir sonuç hemen değişmeyebilir. Hayat aynı akışında devam eder.
Ama içeride küçük bir şey değişir.
İnsan eskisi kadar sıkı tutmadığını fark eder.
Bir cümle artık aynı yerden yaralamaz.
Bir beklenti artık bütün gününü ele geçirmez.
Bir korku gelir ama insan tamamen onun içine düşmez.
Bir savunma belirir ama insan onun otomatikliğini fark eder.
Bir acı hâlâ vardır ama artık tek gerçek o değildir.
Bırakmanın hafifliği bazen böyle gelir.
Sessizce.
Yavaşça.
Abartısız.
İçeriden.
Ve insan bir gün şunu fark eder:
“Ben bunu hâlâ hatırlıyorum, ama artık onun içinde yaşamıyorum.”
Belki de bırakmak tam olarak budur.
Geçmişi silmeden, onun içindeki tutuklu hâlimizden çıkmak.
Kendine Daha Yakın Kalmak
Bırakmak, çoğu zaman bir şeyi geride bırakmak gibi anlatılır. Ama belki de daha derinde, kendine daha yakın kalmanın bir yoludur.
Çünkü insan tuttuğu şeylerin ağırlığı altında bazen kendi sesini duyamaz. Kendi ihtiyacını, kendi kırılganlığını, kendi yönünü, kendi iç çağrısını seçemez.
Bırakmak, o sesi yeniden duyabilmek için içeride yer açmaktır.
Her şeyi çözmek zorunda olmadan.
Her şeyi affetmek zorunda olmadan.
Her şeyi unutmak zorunda olmadan.
Her şeyi hemen değiştirmek zorunda olmadan.
Sadece biraz gevşeyerek.
Bazen insanın içindeki en büyük dönüşüm, sıkı sıkı tuttuğu yerden kendine şunu söyleyebilmesiyle başlar:
“Artık bunu aynı şekilde taşımak zorunda değilim.”
Ve bu cümle, küçük ama derin bir kapı açar.
