Kişilik Dediğin O Devasa Yara Kabuğu

Kişilik dediğimiz şey bazen özümüzün kendisi değil, hayatın içinde incinen yerlerimizi korumak için oluşmuş devasa bir yara kabuğudur.

Kişilik Dediğin O Devasa Yara Kabuğu

İnsan çoğu zaman kendini kişiliğiyle tanımlar.

“Ben böyleyim.”
“Ben duygusal biriyim.”
“Ben sert biriyim.”
“Ben mesafeli biriyim.”
“Ben güçlü dururum.”
“Ben kimseye kolay kolay güvenmem.”
“Ben hep düşünürüm.”
“Ben kimseyi yarı yolda bırakmam.”
“Ben kendi bildiğimden şaşmam.”

Bu cümleler bize tanıdık gelir. Çünkü insan, kendini anlatmak için bir biçime ihtiyaç duyar. Bir ses tonu, bir duruş, bir savunma, bir alışkanlık, bir ilişki tarzı, bir tepki biçimi… Zamanla bunların hepsi birleşir ve biz buna “kişiliğim” deriz.

Ama ya kişilik dediğimiz şeyin tamamı özümüz değilse?

Ya “ben buyum” dediğimiz şeyin içinde, bir zamanlar incinen yerlerimizi korumak için oluşmuş büyük bir kabuk varsa?

Belki de kişilik dediğimiz şeyin bir kısmı, içimizdeki yaranın üstünde zamanla sertleşmiş devasa bir yara kabuğudur.

Yara Kabuğu Neden Oluşur?

Yara kabuğu kötü bir şey değildir.

Bedenimizde bir yer kanadığında kabuk bağlar. Çünkü beden, açık yarayı korumak ister. O bölgeyi dışarıdan gelecek temasa, darbeye, kirlenmeye karşı örter. Kabuk bir onarım belirtisidir. Bedenin “burada bir şey oldu ve ben burayı korumaya çalışıyorum” deme biçimidir.

İç dünyada da buna benzer bir şey olur.

İnsan incindiğinde, dışlandığında, görülmediğinde, utandırıldığında, terk edildiğinde, değersiz hissettirildiğinde, sevilmek için bir şarta bağlandığında ya da kendisi olmasına izin verilmediğinde bir iç yara oluşur.

Sonra insan o yarayla açıkta yaşayamaz.

Bir kabuk geliştirir.

Kimi kabuk sertliktir.
Kimi kabuk suskunluktur.
Kimi kabuk başarıdır.
Kimi kabuk fedakârlıktır.
Kimi kabuk neşedir.
Kimi kabuk mesafedir.
Kimi kabuk kontrol ihtiyacıdır.
Kimi kabuk kusursuzluk çabasıdır.
Kimi kabuk “benim hiçbir şeye ihtiyacım yok” cümlesidir.

Başlangıçta bunların hepsi bir işe yarar. İnsan dağılmamak, kanamamak, tekrar incinmemek için kendine bir biçim verir.

Fakat yıllar geçtikçe kabuk kalınlaşır.

Ve insan bir gün, yaranın üstündeki kabuğu kendisi sanmaya başlar.

Kişilik Özümüz mü, Korunma Biçimimiz mi?

Platanus’ta kişilik tiplerine bir kimlik gibi bakmıyoruz. Çünkü kimlik dili insanı dondurur. “Sen böylesin” der, kapıyı kapatır. Oysa insan sabit bir tipten ibaret değildir.

Kişilik, hayatın içinde beliren bir fenomen gibi okunabilir.

Yani insanın yaşadığı acılara, ihtiyaçlara, korkulara, arzulara ve korunma biçimlerine verdiği tekrar eden cevaplar…

Bir çocuk sürekli eleştirildiyse, “hata yapmamalıyım” diye bir iç yapı geliştirebilir.
Sevilmek için gerekli olması gerektiğini hissettiyse, “vermeliyim, yetişmeliyim” diye yaşayabilir.
Değeri başarıya bağlandıysa, “parlamalıyım, güçlü görünmeliyim” diyebilir.
Kendini eksik hissettiren karşılaştırmalardan geçtiyse, “bende olmayan bir şey var” duygusuyla büyüyebilir.
Dünya ona fazla yoğun geldiyse, geri çekilip bilgiyle ve mesafeyle korunabilir.
Güven sarsıldıysa, her ihtimali düşünerek kaygının içinde hazırlıklı kalabilir.
Acıda durmak zor geldiyse, seçeneklere, heyecana ve geleceğe kaçarak yaşayabilir.
İncinmek tehlikeliyse, zırh kuşanıp güçlü durabilir.
Çatışma sevgiyi tehdit ediyorsa, kendi sesini kısarak huzuru korumaya çalışabilir.

Bunların her biri bir kişilik etiketi değil, bir iç hareket olarak okunabilir.

Ve her iç hareketin ardında çoğu zaman bir yara, bir ihtiyaç ya da eski bir korunma kararı vardır.

Kabuğun Görevi Yaranın Üstünü Örtmektir

Yara kabuğunun görevi, yaranın üstünü örtmektir. Bu yüzden kabuğa bakarak yaranın tamamını göremeyiz. Sadece orada bir şey olduğunu anlarız.

Kişilik de çoğu zaman böyledir.

Birinin sertliğine bakarız, ama ardındaki kırılganlığı göremeyiz.
Birinin başarısına bakarız, ama ardındaki değersizlik korkusunu duyamayız.
Birinin fedakârlığına bakarız, ama ardındaki sevilme ihtiyacını fark etmeyiz.
Birinin mesafesine bakarız, ama ardındaki temas korkusunu göremeyiz.
Birinin neşesine bakarız, ama ardındaki acıyla kalamama hâlini duymayız.
Birinin sakinliğine bakarız, ama ardındaki silinmeyi fark etmeyiz.

İnsan çoğu zaman başkalarının kabuklarıyla ilişki kurar. Kendi kabuğunu da karakteri sanır.

Oysa kabuk ne kadar kalınsa, altında korunmaya çalışılan yer de o kadar hassas olabilir.

Bu yüzden Platanus dili, kişiliği teşhir etmek ya da yargılamak için değil; kabuğun altında kalan şeyi duymak için vardır.

Çünkü bazen bir insanın en zor tarafı, onun en çok korunmaya çalışan yeridir.

“Ben Böyleyim” Bazen Yaranın Dilidir

“Ben böyleyim” cümlesi bazen bir hakikati anlatır. İnsan kendini tanır, sınırlarını bilir, eğilimlerini fark eder. Bu sağlıklı olabilir.

Ama bazen “ben böyleyim” cümlesi, yaranın dilidir.

“Ben kimseye güvenmem” diyorsan, belki bir zamanlar güvenin kırılmıştır.
“Ben hep güçlü dururum” diyorsan, belki güçsüz kalmana hiç izin verilmemiştir.
“Ben hata yapamam” diyorsan, belki hata yaptığında sevginin çekileceğinden korkmuşsundur.
“Ben kimseye yük olmam” diyorsan, belki ihtiyacın olduğunda kimse yanında olmamıştır.
“Ben hep başkalarını düşünürüm” diyorsan, belki sevilmek için kendini unutmayı öğrenmişsindir.
“Ben duygularımı göstermem” diyorsan, belki duyguların bir zamanlar küçümsenmiştir.

Bu cümleleri duyduğumuzda hemen değiştirmeye çalışmak gerekmez. Önce onların hangi yaradan doğduğunu anlamak gerekir.

Çünkü insan kendini suçlayarak iyileşmez.
Kabuğunu düşmanlaştırarak özüne dönmez.
Kendini zorla başka biri yaparak dönüşmez.

İnsan önce kendi kabuğunun neden oluştuğunu görmelidir.

Kabuğu Koparmak İyileştirmez

Yara kabuğu vaktinden önce koparıldığında yara tekrar açılır.

İç dünyada da böyledir. İnsan yıllardır taşıdığı savunmaları bir anda bırakmaya çalışırsa, kendini savunmasız, dağılmış ve çıplak hissedebilir. Bu yüzden öze dönüş, aceleci bir çözülme değildir.

Kişilik kabuğunu görmek, onu hemen sökmek anlamına gelmez.

Önce şunu sormak gerekir:

“Bu kabuk beni neye karşı korudu?”
“Hangi yarayı örtmeye çalıştı?”
“Bugün hâlâ aynı tehlike var mı?”
“Bu kabuk olmasa neyle karşılaşmaktan korkarım?”
“Altında hangi ihtiyaç saklı?”

Bu sorular bizi sert bir kopuşa değil, daha şefkatli bir farkedişe götürür.

Çünkü bazı kabuklar bir anda değil, güven arttıkça yumuşar. İnsan artık eski kadar tehdit altında olmadığını hissettikçe, kabuk da kendi kendine gevşemeye başlar.

Kişilik Bir Hapishane Değil, Bir İz Haritası Olabilir

Kişiliği kimlik olarak aldığımızda, o bizi hapseder.

“Ben buyum.”
“Sen busun.”
“Bu tip böyledir.”
“Bu yapı değişmez.”

Bu dil, insanın yolunu daraltır.

Ama kişiliği bir fenomen, bir iz haritası, bir korunma biçimi olarak okuduğumuzda başka bir kapı açılır.

O zaman kişilik bize şunu sormaya başlar:

“Sen kendini nasıl korudun?”
“Hayatta kalmak için hangi stratejiyi geliştirdin?”
“Hangi acının üstüne hangi kabuğu örttün?”
“Hangi ihtiyacını kişilik sandığın davranışların içine sakladın?”
“Hangi yanın hâlâ görülmeyi bekliyor?”

Bu sorular, kişiliği bir etiket olmaktan çıkarır. Onu dönüşüm yolculuğunun başlangıç noktası hâline getirir.

Çünkü insan kişiliğini tanıdığında kendini hapsetmek zorunda değildir. Tam tersine, kişilik dediği kabuğun altında neyin korunduğunu görmeye başlayabilir.

Yaranın Üstünde Yaşamak

Bir yara kabuğu uzun süre orada kaldığında, insan hayatı o kabuğun üstünden yaşamaya başlar.

Sevilecekse kabuğuyla sevilmek ister.
Görülecekse kabuğuyla görünmek ister.
Korunacaksa kabuğunu daha da kalınlaştırır.
Yakınlaşacaksa bile kabuğun izin verdiği kadar yakınlaşır.

Ama derinde bir yerde insan bilir: Bu kabuk benim tamamım değil.

Bazen bir cümle duyduğunda içi titrer.
Bazen biri ona yumuşak davrandığında ne yapacağını bilemez.
Bazen kendini savunurken aslında yorulduğunu fark eder.
Bazen çok güçlü görünürken içinden “beni de biri tutsun” geçer.
Bazen herkese yetişirken “benim ihtiyacımı kim duyacak?” diye susar.
Bazen başarılı olduğunda bile içindeki boşluk kapanmaz.

İşte o anlarda kabuğun altından özün sesi gelir.

Çok yüksek değildir.
Ama sahicidir.

Öz Kabuğun Altında Kaybolmaz

İnsan yıllarca kabuğunun içinde yaşasa da öz tamamen kaybolmaz.

Sadece örtülür.
Saklanır.
Geri çekilir.
Bekler.

Öze dönüş, insanın kabuğu inkâr etmesi değildir. Kabuğun altında hâlâ canlı olan yeri hatırlamasıdır.

Bu yüzden Platanus’ta dönüşüm, kişiliği yok etmek değildir. Tipi parçalamak, stratejiyi aşağılamak, maskeyi suçlamak da değildir.

Dönüşüm, insanın şunu fark etmesidir:

“Ben yarama verdiğim cevaptan ibaret değilim.”
“Ben kabuğumdan ibaret değilim.”
“Ben savunmamdan ibaret değilim.”
“Ben bir zamanlar korunmak için geliştirdiğim biçimden daha fazlasıyım.”

Bu cümle insanın içinde bir alan açar.

Ve belki de ilk kez, kişilik dediği şeyle arasına küçük bir mesafe koyar.

Platanus’ta Bu Yazı Nereye Bağlanır?

Bu yazı, Platanus Öz’e Dönüş Adımları içinde özellikle Fark EtmeAcıda Kalma ve Bırakma eşiklerine bağlanır.

Çünkü insan önce kişilik sandığı kabuğu fark eder. Sonra o kabuğun altında hangi acının, hangi ihtiyacın, hangi korkunun saklandığını görmeye başlar. Ardından kabuğu hemen koparmadan, onun altında kalan yarayla kalabilmeyi öğrenir.

Bırakma da burada başlar.

Kişiliği yok ederek değil.
Kabuğu düşmanlaştırarak değil.
Yarayı inkâr ederek değil.

Daha dürüst, daha yumuşak ve daha sahici bir bakışla.

Belki de kişilik dediğimiz o devasa yara kabuğu, bizi özden uzaklaştıran bir engel olduğu kadar, öze geri dönebilmemiz için takip edilecek bir izdir.

Bölüm Sorusu

Bugün “ben böyleyim” dediğin hangi tarafın, bir zamanlar incinen bir yerini korumak için oluşmuş olabilir?

Bu soruyu hemen cevaplamak zorunda değilsin. Sadece yanında taşı. Kendini savunduğun, sertleştiğin, sustuğun, fazla verdiğin, uzaklaştığın ya da güçlü görünmeye çalıştığın bir anda hatırla.

Belki de orada kötü bir kişilik özelliği değil, yıllardır yaranın üstünde duran bir kabuk vardır.

Ayna’ya Bak: Kişilik sandığın kabuğun sende nasıl göründüğünü fark etmek için.
Pusula’ya Sor: “Ben bundan ibaret miyim?” soruna kitaplık içinden bir yön bulmak için.
Öz’e Dönüş Adımları: Fark etme, acıda kalma ve bırakma hattını okumak için.
Bahçe’ye Uğra: Bu yazının sende bıraktığı yankıyı paylaşmak için.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir