Gölgeni Tanıyana Kadar Her Şey Kaderdir

Hayatımızda tekrar eden bazı şeyleri kader sanırız. Oysa bazen kader dediğimiz şey, henüz tanımadığımız gölgemizin sessizce yönettiği bir iç döngüdür.

Gölgeni Tanıyana Kadar Her Şey Kaderdir

Bazı cümleleri hayatımız boyunca tekrar tekrar duyarız.

“Ben hep aynı insanlara denk geliyorum.”
“Ne yapsam aynı yere dönüyorum.”
“Bu benim kaderim galiba.”
“Ben zaten böyleyim.”
“Hayat bana hep bunu yapıyor.”

İlk bakışta bütün bunlar gerçekten kader gibi görünür. Çünkü insan, tekrar eden şeylerin içinde uzun süre kaldığında onları sorgulamayı bırakır. Aynı kırılma biçimi, aynı savunma, aynı öfke, aynı susuş, aynı kaçış, aynı tutunma biçimi… Bir süre sonra bunlar bize dışarıdan gelen olaylar gibi değil, hayatın değişmez yasası gibi görünmeye başlar.

Oysa bazen kader sandığımız şey, henüz tanımadığımız gölgemizin izidir.

Gölge, korkulacak karanlık bir yer değildir. İnsanın görmek istemediği, bastırdığı, sakladığı, dışarıda bıraktığı ya da kendine yakıştıramadığı yanların toplamı gibi düşünülebilir. Bazen bir korkudur, bazen bir öfke, bazen bir ihtiyaç, bazen görülme arzusu, bazen de yıllardır “ben böyle biri değilim” diyerek kapının dışında tuttuğumuz bir iç hakikattir.

İnsan kendi gölgesini tanımadığında, onu dışarıda yaşamaya başlar.

Kendi öfkesini tanımayan biri, öfkeyi hep başkalarında görür.
Kendi kırılganlığını kabul edemeyen biri, sürekli güçlü görünmek zorunda kalır.
Kendi ihtiyacını saklayan biri, başkalarının ihtiyacına fazlasıyla tutunur.
Kendi eksiklik hissini duyamayan biri, hayatı sürekli kıyasla okur.
Kendi korkusuyla yüzleşemeyen biri, dünyayı hep tehditlerle dolu bir yer gibi algılar.

Ve sonra insan şöyle der:

“Bu hep benim başıma geliyor.”

Belki de hep başımıza gelen şey, dış dünyanın bize dayattığı bir kader değil; içimizde fark edilmeyi bekleyen bir döngüdür.

Tekrar Eden Şeyler Tesadüf mü?

Hayatta bir olayın bir kez yaşanması tesadüf olabilir. İki kez yaşanması dikkat çekebilir. Ama aynı duygu, aynı ilişki biçimi, aynı savunma ve aynı sonuç tekrar tekrar karşımıza çıkıyorsa, orada yalnızca dış dünyaya bakmak yetmez.

Platanus yolculuğunda bu yüzden mesele sadece “ne oldu?” sorusu değildir.

Daha derindeki soru şudur:

Bende ne tekrar ediyor?

Bu soru insanı suçlamak için sorulmaz. Tam tersine, insanı kader sandığı tekrarların içinden çıkarabilecek ilk dürüst sorudur.

Çünkü gölgeyle yüzleşmek, “bütün sorun bende” demek değildir. Gölgeyle yüzleşmek, “ben bu tekrarın neresindeyim?” diye bakabilmektir.

Bu çok ince ama çok önemli bir farktır.

İlkinde insan kendini suçlar.
İkincisinde insan kendini görmeye başlar.

Gölgeyi Görmek Kendini Kötülemek Değildir

Gölge kelimesi bazen yanlış anlaşılır. Sanki insanın içindeki kötü, karanlık, utanç verici taraflardan söz ediliyormuş gibi gelir. Oysa gölge yalnızca kötü olan değildir. Bazen insanın gücü de gölgede kalır. Bazen sesi, arzusu, sınırı, öfkesi, ihtiyacı, neşesi, yaratıcılığı ya da kendine ait yönü de gölgeye itilir.

Çocukken “fazla konuşma” denilen biri, sesini gölgeye atabilir.
“Bencil olma” denilen biri, ihtiyacını saklamayı öğrenebilir.
“Hata yapma” baskısıyla büyüyen biri, rahatlığını ve canlılığını kaybedebilir.
“Güçlü olmalısın” denilen biri, kırılganlığını kendinden bile gizleyebilir.

Sonra yıllar geçer. İnsan kendini bu saklanmış yanları olmadan tanımlar. Kendine bir kişilik kurar. “Ben böyleyim” der. Ama “ben böyleyim” dediği şeyin içinde bazen hayatın karşısında geliştirdiği eski bir korunma biçimi vardır.

Bu yüzden Platanus’ta kişilik, sabit bir kimlik olarak değil; hayatın içinde oluşan bir fenomen olarak ele alınır.

Kişilik dediğimiz şeyin bir kısmı, özümüzün doğrudan ifadesi değil; yarayı örtmek, acıdan kaçmak, kabul görmek, güvende kalmak ya da kontrolü kaybetmemek için geliştirdiğimiz bir zırh olabilir.

Ve insan zırhını kendisi sanmaya başladığında, kader de orada başlar.

Kader Sandığımız Döngü

Bir insan sürekli terk edilmekten korkuyorsa, farkında olmadan ilişkilerinde ya aşırı tutunabilir ya da daha baştan uzaklaşabilir. Sonra ilişki gerçekten zorlandığında “Bak, yine terk edildim” diyebilir.

Bir insan değersizlik hissini taşıyorsa, sürekli kendini ispat etmeye çalışabilir. Başarır, üretir, görünür olur; ama içindeki boşluk kapanmadığında “Ne yapsam yetmiyor” diyebilir.

Bir insan incinmekten çok korkuyorsa, daha baştan sertleşebilir. Kimse yaklaşamasın diye duvar örer. Sonra yalnız kaldığında “Kimse beni gerçekten anlamıyor” diyebilir.

Bu örneklerde dış dünya tamamen önemsizdir demiyoruz. İnsan gerçekten kırılabilir, haksızlığa uğrayabilir, yalnız bırakılabilir. Fakat aynı duygu ve aynı sonuç defalarca tekrar ediyorsa, artık yalnızca dışarıya değil, içerideki örüntüye de bakmak gerekir.

Çünkü gölge görünmediğinde, hayatın yönetimini sessizce ele alır.

İnsan özgürce seçtiğini sanır ama çoğu zaman eski yarasının içinden seçer.
İnsan tepki verdiğini sanır ama çoğu zaman eski savunmasını tekrarlar.
İnsan kaderini yaşadığını sanır ama çoğu zaman gölgesinin çizdiği yolu yürür.

Farkedişin İlk Kapısı

Öze dönüş yolculuğunda ilk büyük eşiklerden biri farkediştir.

Farkediş, insanın kendine yukarıdan bakması değildir. Kendini küçümsemesi, analiz etmesi, düzeltmeye çalışması da değildir. Farkediş, insanın kendi içinde olup biteni daha dürüst bir yerden görebilmesidir.

“Ben bunu neden hep böyle yaşıyorum?”
“Bu tepki bana gerçekten ait mi, yoksa eski bir korunma mı?”
“Ben burada neyi savunuyorum?”
“Bu kadar sertleştiğim yerde aslında ne incindi?”
“Bu kadar sustuğum yerde neyi kaybetmekten korktum?”
“Bu kadar tuttuğum şey bana neyi hatırlatıyor?”

Bu sorular insanı hemen çözüme götürmeyebilir. Ama zaten öze dönüş yolculuğu hemen çözmekle başlamaz. Önce görmek gerekir.

Çünkü insan görmediği şeyi dönüştüremez.
Adını koymadığı şeyle vedalaşamaz.
Tanımadığı gölgeden özgürleşemez.

Gölgeyle Yüzleşmek

Gölgeyle yüzleşmek, karanlıkta kalmak değildir. Tam tersine, karanlıkta kendiliğinden çalışan şeylere ışık tutmaktır.

Bu yüzleşme bazen rahatsız edicidir. Çünkü insan kendine dair sevmediği şeyleri görebilir. Hep haklı sandığı yerde incinmiş bir çocukla, hep güçlü sandığı yerde korkuyla, hep fedakâr sandığı yerde görülme ihtiyacıyla, hep sakin sandığı yerde bastırılmış öfkeyle karşılaşabilir.

Ama bu karşılaşma kötü bir haber değildir.

Çünkü gölge görüldüğünde, insan artık onun tarafından yönetilmek zorunda kalmaz.

Bir şeyi fark etmek, onu hemen ortadan kaldırmaz. Ama onunla aramıza küçük bir mesafe koyar. İşte özgürlük çoğu zaman o küçük mesafede başlar.

Eskiden otomatik tepki verdiğimiz yerde durabiliriz.
Eskiden kader dediğimiz yerde soru sorabiliriz.
Eskiden “ben böyleyim” dediğimiz yerde “ben bunu böyle öğrenmişim” diyebiliriz.
Eskiden savunduğumuz şeyi artık anlamaya başlayabiliriz.

Bu, insanın kendini inkâr etmesi değildir.
Bu, insanın kendini geri almasıdır.

Platanus’ta Bu Yazı Nereye Bağlanır?

Bu yazı, Platanus Öz’e Dönüş Adımları içinde özellikle UnutmaFarkediş ve Hatırlama eşiklerine bağlanır.

Çünkü insan önce kendinden nasıl uzaklaştığını fark eder. Sonra bu uzaklaşmanın içinde hangi stratejileri geliştirdiğini görür. Ardından gölge sandığı şeylerin aslında kendisine geri dönmek için birer iz taşıdığını anlamaya başlar.

Gölge düşman değildir.
Gölge, unutulmuş olanın izidir.

Ve bazen insanın kader sandığı şey, sadece henüz sevgiyle bakamadığı bir iç parçasının tekrar tekrar kapıyı çalmasıdır.

Bölüm Sorusu

Hayatında “benim kaderim bu” dediğin ama aslında tekrar eden bir iç örüntü olabilecek ne var?

Bu soruyu hemen cevaplamak zorunda değilsin. Sadece yanında taşı. Belki gün içinde bir cümlede, bir ilişkide, bir susuşta, bir öfkede ya da bir kırılmada sana kendini gösterir.

Çünkü bazen yolculuk büyük kararlarla değil, insanın kendi tekrarını ilk kez fark ettiği o küçük anla başlar.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir